Artık bir websitem var!

Selam gençler,

Bu emektar blogumu bırakıp yeni bir websitesi açmaya karar verdim. Hatta karar vermekle kalmayıp işi eyleme döktüm. İşteeeee karşınızdaaaaaa benimdunyamdan.com.

Bu sitede yine bu blogta olan yazılarıma benzer yazılar olacak. Ama bu blog bir yerden sonra daha kişisel olmaya başladı. Şimdilik bu blog da duracak fakat belki bir gün kapatırım. Şu an daha karar vermedim.

Eğer beni takip ediyorsanız, lütfen artık benimdunyamdan.com adresinden takip edin.

Sizlerle yeni mecralarda buluşmak üzere! Öpüldünüzzz

-B

 

Hayatımda İz Bırakan Kitaplar -1

Hayatımda her şeyi kendimle ilişkilendirmeyi severim. Anısı olan eşyalar benim için her zaman daha değerlidir. Eşyalarım benim için birer günlük gibidir. Onları gördüğümde hayatımın bir dönemini hatırlarım. Kitaplarım da aynı şekilde. O yüzden bende yeri büyük olan ve anısı olan kitapları paylaşmaya karar verdim. Hayatımdaki kitaplara doğru bir yolculuğa hazır mısınız? 🙂

Harry Potter Serisi – JK Rowling

İlk olarak Harry Potter’dan bahsetmeseydim ayıp etmiş olurdum. Harry Potter’la 2001 yılında tanıştım. Kendisiyle değil tabii, kitaplarıyla 😀 12 yaşındaydım ve babamı yeni kaybetmiştim. Harry Potter ve Felsefe Taşı bana hediye olarak geldi. Hayatımın bu karanlık döneminde, sihirli bir şekilde hayatıma girdi. Bana büyülü bir dünyanın kapılarını açtı ve gerçek dünyadan kurtardı. Sonra da Harry ile beraber büyüdüm. Kitapların ve filmlerin çıkmasını beklemek ayrı bir zevkti. Kitabın çıktığı ilk gün kitapçıya koşardım. İki-üç gün içinde yemeden, içmeden, uyumadan kitabı okurdum. Hatta annem, sürekli kitap okumamdan şikayet ederdi.

O zamanlar JK Rowling’in zekasına hayran olurdum. Sonradan da çevirmenleri Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu’ya hayran oldum. Hala idollerim arasındalar.

Harry Potter tutkum sadece kitaplarla sınırlı değildi. Ne zaman bir haberi veya yazısı çıksa, gider o dergiyi alırdım. Hatta bir arkadaşımla zamanında fanfic yazmışlığımız bile var 😀 Ki o yazılar kayboldu ve çok yazık oldu. Harry Potter’la ilgili bir koleksiyonum var diyebilirim. Tüm serinin birinci baskısına sahibim. İleride çok kıymetli olacaklarını düşünüyorum. Tüm filmlerin DVD’leri de var. Ayrıca çoğu özel versiyon ve iki diskli. Ayrıca kolyedir, tişörttür, kupadır bilumum (böyle yazılıyormuş) Harry Potter eşyalarına da sahibim. Ben Harry Potter neslindenim sonuçta. Bizden öncekiler ve bizden sonrakilerden biraz farkımız olsun tabii. 😛

Her ne kadar filmlerini de 65034 milyon kere izlemiş olsam da, kitapların yeri çok ayrı. Filmlerden çoğu kez hem mutlu hem de hayal kırıklığına uğramış çıkardık çünkü bazı olaylar ve karakterler çıkarılmış olurdu. Ama yapacak bir şey yok tabii. Bir de soundtrack olayı var. Film müziklerini de az dinlememişimdir.

Bir de sesli kitapları çıktı. Adını bilmediğim amcalar o güzel aksanlarıyla okuyorlar kitapları. Özellikle gece uyumadan önce dinlerseniz, tadından yenmez.

Of Mice and Men (Fareler ve İnsanlar) – John Steinbeck

Bu kitabı 2005 yılında Amerika’da okurken okumuştum. İngilizce olarak okuduğum ilk romandı. Amerika’daki Büyük Bunalım sırasında iki çiftlik işçisi George ve Lennie’nin hikayesini anlatır. Lennie’ye hem üzülür hem de onu seversiniz. Lennie’nin aksanlı konuşmasını anlamak için çok uğraştığımı hatırlıyorum. Şükran günü için Ann Arbor’a (Michigan) gitmiştik ve ben kitabı anlamak için herkese sürekli bir şeyler sormuştum. Hatta sevgili Amerikalı babam, bu kitabın benim için biraz ağır olduğunu söylemişti. Ama belki öyle olması daha iyi oldu ve bu kitap bana çok şey kattı. Hala en sevdiğim kitaplardan biridir.

Mavi Saçlı Kız – Burçak Çerezcioğlu

Bu kitabı 12-13 yaşlarındayken okumuştum. Beni çok etkileyen bir kitaptı. Hatta o dönem hematolog olmaya özenmiştim.

Bu kitabı sevmemin sebebi gerçek hayat olmasıydı, masal değildi. Mutlu sonla bitmiyordu. Kanser hastası 16 yaşındaki bir kızın günlüğüydü. Ben de geçmişte hasta yakını olduğum için, onun ailesini anlayabilmiştim.  Kitabın sonundaki babasının söylediği şu söz beni çok etkilemişti. ” Sabahları hasta uyanmanı istiyorum. Hastaysan eğer, yaşıyorsun demektir.”

Embroideries – Marjane Satrapi

Persepolis’i okumamıştım ama kaç kere seyrettim bilmiyorum. En sevdiğim filmlerdendir. Her seyrettiğimde de içim burulur biraz. Olayların tanıdık geliyor olması gayet üzücü. Bu kitap ise yine aynı ortamda geçiyor. Ama konusu gereği daha komik ve eğlenceli. Elinize aldığınız gün bitiriyorsunuz. İrlanda’da daha fazla kitap almak istemediğim ama yine de kitapçıya girmişken kitap alamadan duramadığım gün almıştım. Dışarıda yağmur varsa, alışverişi de sevmiyorsanız, kitapçıya gidiyorsunuz. Kitaptaki kişilerin gerçek olması da insanın kendini bulmasını kolaylaştırıyor. Kitabın sayfa sayfa fotoğrafını çekip paylaşası geliyor insanın.

#wisewords #lovethegrandma #marjanesatrapi #embroideries

A post shared by Berin Soylu (@benim.dunyamdan) on

#lovethegrandma #grandmarocks #marjanesatrapi #embroideries #grandmavol2

A post shared by Berin Soylu (@benim.dunyamdan) on

 

The Ocean at the End of the Lane – Neil Gaiman

Siz de yolculuklarda yeni kitap alıp okumak isteyenlerden misiniz? Ben ne zaman bir yere gidecek olsam, ya yoldan ya da gittiğim yerden bir kitap almak isterim. Bu kitabı da Chicago’ya son gittiğimde tren istasyonundan almıştım. Gezmek için gittiğim Chicago’da biraz da hasta olup yatınca okumaya da çok vaktim olmuştu açıkçası. Ama daha ilk sayfasından saran bu kitabı, evde, arabada, trende, kafede, neredeyse her yerde okudum. Betimlemeleri o kadar ayrıntılı ve verdiği his o kadar gerçekçiydi ki hala kişileri ve ortamları hayalimde canlandırabiliyorum. En favorilerimden biri haline geldi hemen. Yalnız uyarmam lazım, biraz karanlık bir kitap. Gece okuyup da kabus görmeyin, benden söylemesi.

Bu kitapla ilgili şöyle de nefis bir yazı buldum, okumak isterseniz: “Çocukken Oda Kapısı Aralık Uyuyanların Kitabı”

Uçurtma Avcısı – Khaled Hosseini

Bu kitabı, arkadaşımla çıktığım İtalya gezisinde okuma fırsatı buldum. O zamana kadar da kaç kişi tavsiye etmişti. Anlatılanlar insanın içine işliyor. Her sayfada daha da çok etkileniyor insan. Ayrıca tam bir başucu kitabı. İçinde öyle sözler var ki, işte bu diyorsun:

“Şimdi, mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Ne demek istediğimi anlıyor musun?”

“Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun,” dedi Baba. “Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?”

“Yukarıda bir yerde bir Tanrı varsa, umarım benim viski içmem ya da domuz yememden çok daha önemli meselelerle uğraşıyordur.”

Dubai

Beni biraz tanıyanlar bilirler nasıl bir gökdelen aşığı olduğumu. Görmek istediğim gökdelenlerin bir listesi var ve sırayla hepsini görmeye çalışıyorum. Onlar benim gezmemden daha hızlı çoğalıyorlar yalnız, orada bir sıkıntı var 😀

Dubai denince de akla hemen gökdelenler geliyor. Yani bana öyle oluyor en azından. Burj Khalifa yapıldığından beri orası listemin en üstlerinde yer alıyordu. Dünyanın en yüksek gökdeleni sonuçta. Ama sadece Burj Khalifa’dan bahsedersek Dubai’ye haksızlık yapmış oluruz. Birbirinden güzel, hepsi farklı mimariye sahip gökdelenler… Dubai’de çok görülecek bir şey olmadığını savunanlar olabilir. Ama benim gibi gökdelen aşığıysanız Dubai tam bir cennet.

İlk defa Şubat 2016’da gitme şansı buldum. İlk defa diyorum çünkü umarım tekrar giderim.

374

Burj Khalifa

Evet ne demiştik, dünyanın en uzun binası. Türkçe’de Burç Halife diye de geçiyor. Tam anlamıyla Halife Kulesi. 160 kat ve 828 metre uzunluğunda. Zaten aşağıdan bakarken boynunuza ağrı giriyor.

609

Binadan Dubai’ye bakmak isterseniz eğer, 124. kata kadar çıkabiliyorsunuz. Asansör saniyede 10 metre çıkıyor. Bizim apartmanda 2 kat çıkana kadar, orada 124. kata ulaşıyorsunuz. Şehrin her yeri ayaklarınızın altına seriliyor. Bu deneyimi benimle yaşamak isterseniz, aşağıdaki videoya bakabilirsiniz 🙂

#dubai #burjkhalifa #tb #theelevator #theview #fromthetop #thehighestbuilding #skyscrapers #theworldismine

A post shared by Berin Soylu (@benim.dunyamdan) on

 

Infinity Tower (Cayan Tower)

Bu da Dubai’deki en sevdiğim binalardan biri. Dubai Marina’da bulunuyor. 360 metre yüksekliğinde ve 73 katlı. Kendisi en uzun kıvrık bina olma özelliğine sahip. 90 derece dönüyor! Kıvrılması çok güzel bir estetik katıyor bence.

339

Ocean Heights

Ocean Heights, yine Dubai Marina’da bulunan gökdelenlerden biri. Andrew Bromberg tarafından tasarlanmış. 310 metre uzunluğunda ve 83 katlı. Dünyanın 5. en yüksek konut olarak kullanılan binası. Sizce de çok güzel değil mi? 🙂

Burada en sevdiğim gökdelenlerden bahsettim, eğer siz de gökdelen aşığıysanız şu gökdelenlere de bir göz gezdirin derim ben: Al Yoqoub Tower, Emirates Tower One and Two, Sulafa Tower, Princess Tower.

Buraya da şu videoyu koyayım dursun 🙂

Skyscrapers in Dubai🏙 #travel #trip #skyscrapers #dubai #burjkhalifa #uae #theworldismine #2016 #tb

A post shared by Berin Soylu (@benim.dunyamdan) on

B.

Apple’ı neden bıraktım?

1982

Bu soruyu her duyduğumda kenara bir tl koysaydım, şimdiye zengin olmuştum sanırım. Bir de üstüne ‘Apple bırakılır mı ya?’ yorumunu duymazsam da olmaz tabi ki.

Aslında Apple’ı bırakma kararımı bir anda almadım. Orada çalıştığım 2 yıl 8 ayın 1 yılını işi bırakma düşüncesiyle geçirdim. Hatta bu süreçte şu yazıyla karşılaştım : Why I left Google. Bu yazıdan bir kısmı çevirmek istiyorum.

“Bana ayrılmanın nasıl olduğunu sorduklarında, Google’ı bırakma deneyimimi üniversitedeki sevgilimden ayrılmaya benzetiyorum. Zeki, yakışıklı, saygıdeğerdi ve herkes onu severdi -hatta ben bile- ama hayatımın aşkı değildi. Uzun otobüs yolculuklarında, pencereden bakarken bu his beni yakalardı, boğazımda bir şeyler düğümlenirdi. Onu bırakmam gerektiğini fark etmem yavaş ve zor bir süreçti, ama doğru olan buydu ve sonunda cesaretimi toplayıp ikimizin de kalbini kırdım. Google’daki kurumsal hayat hakkında da aynı sonuca ulaşmam yıllarımı aldı. Bir çok yönden mutsuz olsam da bırakamıyordum.

Hayatımı değiştirecek güce sahiptim ama yapamıyordum… Kalmamı sağlayan başarısızlık korkusuydu, başkaları ne düşünür korkusu. Üzerimde kimsenin değil, kendi baskım vardı. Bu da en kötüsüydü çünkü hiç gitmiyordu. Uyandığım andan yattığım ana kadar benimleydi, hatta rüyalarımda bile. Gerçek hayatta ise her gün kendime neden buradayım? Ne yapıyorum? diye soruyordum. Kendi hayatımda bir sahtekar gibi hissediyordum kendimi.”

Resmen hislerimin tercümanı oldu. Yalnız olmadığımı fark ettim. Gerçi Apple’da bizim bölümde çalışan herkesin kafasından geçen bir düşüncedir işi bırakmak. Ama başka alternatifin olmadığında bu süreç zorlaşıyor. Özellikle de Türkiye’de insanlar iş bile bulamazken, böylesine bir işi bırakmak kolay olmadı.

İşi bırakmamda ki en önemli sebeplerden biri Cork’ta yaşıyor olmaktı. Eğer Dublin’de olsaydım, daha uzun kalabilirdim. Cork’a ilk gittiğimde çok sevmiştim. Her yer yeşil, her yerden akan dereler, sevimli köprüler… Küçük ve huzurlu bir şehir. O zamanlar Cork’u sevdin mi diye sorduklarında “evet” derdim. “Biraz zaman geçsin sonra bir daha konuşuruz” derlerdi. İleride aynı konuşmaları benim de yapacağım aklıma gelmemişti. Cork’u sevdiğini söyleyenlere “yenisin daha sen” diyenlere katıldım ben de. Zaman geçtikçe yağmurlu, kasvetli, soğuk, her yerin 6’da kapandığı sıkıcı bir yere dönüştü. Ege’li biri olarak yaz mevsimi olmayan bir yerde yaşamak kolay değildi.

Diğer sebebler ise işle alakalı. Hayallerimin işine başladığımda böyle değildi tabi her şey. Ama hem iş hem de yaşama koşulları her geçen yıl kötüye gitti. İlk gittiğimde şehrin en güzel evlerinden birinde kalıyordum, hem kiram hem faturalarım ödeniyordu. Sözleşmeler uzadıkça kendi evime çıkmam gerekti. Aynı maaşla İrlanda gibi pahalı bir ülkede yaşamanın çok da avantajı yoktu açıkçası. Bu süreçte işi bırakanlar çok oldu. Sonra da yeni bir sürü kişi işe alınmaya başlandı. O eski küçük aile gibi olan ortamımız kaybolmaya başladı. Kurumsal bir ofiste birbirini tanımayan kişiler haline geldik. Eskiler yavaş yavaş işi bıraktı. Çünkü anladık ki her ülkede ve her işte olduğu gibi, tecrübeden daha önemli şeyler varmış. Tanıdığın olması veya yalakalık yapmak gibi. En sevdiğin dostlarının gözlerinin önünde değişmesi de cabası.

Sonuç olarak büyüsü kaybolmuştu her şeyin… Geride bazı şeyleri bırakmak pahasına da olsa işi bıraktım ve Türkiye’ye döndüm. Sürekli yollarımı gözleyen annemin de etkisi büyüktür işi bırakmamda. O sürekli dönmemi istemese belki biraz daha uzatırdım bu durumu. Oradaki yakın arkadaşlarım çok sevindiler benim adıma ve darısı başımıza dediler. Ve hala bana hayatımın en doğru kararını verdiğimi söylüyorlar. Her işte bir hayır vardır derler, ben de karşıma çıkan fırsatları değerlendirdim ve hayatın gösterdiği işaretleri takip ettim. İşi bıraktığıma da bir gün bile pişman olmadım. Evet, o kadar çok kazanmıyorum. Evet, zaman zaman İrlanda’yı özlüyorum (özellikle de ülkem saçmalama rekorları kırdığında.). Evet, çok önemli bir firmayı bıraktım ve sadece öğretmenlik yapıyorum. Ama hayatta bazı şeyler etiketten ve paradan daha önemli. Mutluluk ve huzur gibi… Hayatta güzel bir şeyler başardığını hissetmek gibi… Bir işe yaradığını bilmek gibi… Yaptığın işi sevmek gibi… Ailenle bir arada olmak gibi…

 

B.

 

 

Connemara Gezisi

2671

Tembellik etmesem aslında neler yazıcam. Çok şey birikti, bir yerden başlamak lazım. Son zamanlarda banka tatillerinin çokluğu sebebiyle birazcık gezmiş olabilirim. Bu banka tatili (bank holiday) dediğim olay aslında resmi tatil, ama bankaların kapalı olması sebebiyle sanırım böyle adlandırmışlar. Hepsi de pazartesi günü (St. Patricks ve Noel hariç). Hafta sonuyla birleştirip tatil yapalım kafası yani 😀

Neyse sonuç olarak ben düşündüm ve sondan başlamaya karar verdim. En son Galway’den Connemara turuna katıldım. Manzara o kadar güzeldi ki, bi de bütün gün yağmur yağmasa nasıl olacaktı acaba diye düşünmeden edemedim. Mayıs ayında paltolarla berelerle gezdik. Ama zaten İrlanda’da biraz kalmışlığınız varsa, havadan beklentiniz yüksek olmaz. Bir nevi öğrenilmiş çaresizlik.

Connemara’daki en güzel yer Kylemore Abbey’di. Buranın ilginç de bir hikayesi var.

2686

Mitchell Henry ve eşi Margaret Henry balayı için 1850’de Connemara’yı gezmeye gelmişler. Margaret buraya aşık olunca, Mitchell romantik bir jest olarak büyük bir alanı satın alıp içine de bir kale yaptırmış. Zamanının zeki ve ileri görüşlülerinden olan bu amcamız (genius-alert :P) araziye 21 sera ve bağ bahçe yaptırmış. Seralarda içinden sıcak su geçen borular var ki o zaman için baya bi ileri teknoloji. Hatta bu seralarda üretilen muz ve ananaslar İngiltere’ye ithal ediliyormuş o zamanlar. Düşün İrlanda’da tropik meyveler! :O

Bu kalenin ve bahçelerin yapımında 300’den fazla işçi çalışmış. Kıtlık sonrası İrlanda’da bu işçiler o günün şartlarına göre iyi para kazanıyorlarmış. İşçiler İrlanda’nın dört bir yanından geldiği için Mitchell Henry onlara barınak ve çocukları için de okul yaptırmış. Mesleği cerrahlık olan Mitchell, hastalarla da kendi ilgilenmiş. Sonra da gitmiş politikaya atılmış işte. Bize de böylelerini nasip et yarabbim ajdhkjklgklhşj.

Kale’nin elektrik masrafı çok olmaya başlayınca da dağlardan gelen sularla gidip kendi elektriğini üretmeye başlamış (hidro-elektrik). On parmakta on marifet 😀

Amma velakin bu 9 çocuklu ailemiz Mısır’ı ziyarete gittiğinde, Margaret dizanteriye yakalanıp 45 yaşında hayatını kaybetmiş. Mitchell eşini Kylemore’a getirmiş ve onun için bahçesinde bir kilise yaptırmış. Kilisenin içinde İrlanda’nın dört bölgesinden gelen renkli mermerler bulunuyor. Connemara’dan (Connacht) yeşil, Cork’tan (Munster) gül rengi, Kilkenny’den (Leinster) siyah ve Armagh’tan (Ulster) gri.

10170713_10201814520750874_237907534209748092_n  2769

 

1903 yılında kale Manchester’in Dük ve Düşes’ine satılmış. Kale’deki rehberin anlattığına göre Düşes aslında Cincinnati’li bir iş adamının kızıymış ve ailesi çok zenginmiş. Bu kız Dük’e aşık olmuş ama iş adamı kızının Dük ama fakir olan bu oğlanla evlenmesini hiç istememiş 😀 Ama aşk bu napıcan, kızla oğlan evlenmişler sonuçta. Burayı da baba kızına düğün hediyesi olarak vermiş. Ancak Dükümüz ve Düşesimiz burada sadece 3 yıl kalabilmişler. Kumar bağımlısı olan Dük, kaleyi ipotek yaptıra yaptıra sonunda kaybetmiş.

Sonra da bir şekilde burası kilisenin ve rahibelerin eline geçmiş ve kale yerine manastır (abbey) olarak anılmaya başlanmış.

2785

Bu ağacımsı arkadaş da bir nevi dilek ağacı. Ama her türlü dilek geçerli değil 😀 Kıyafetinden bir parça koparıp ağaca bağladığın takdirde bir rahatsızlığın varsa geçiyormuş. Rivayete göre bir sürü hasta iyileşmiş bu ağaç sayesinde.

Şimdilik bu kadar anacım, yakın zamanda başka bir yazıda görüşmek üzere 😀

B.

 

Not: Daha fazla fotoğraf için Facebook’taki Connemara & Cong albümüme bakabilirsiniz.

 

More info:

http://www.kylemoreabbeytourism.ie

Home

self criticism

I have a little confession to make. I don’t like meeting new people. I don’t like making new friends. I actually don’t really like people in general but let’s not get into that. I’ve always been a person who doesn’t let people get close really quick. But I feel like the situation is getting worse and worse. I really don’t know why. Maybe I trust people less and less in time? I feel threatened by new people. I feel like they will change things in my life, make it worse. Or maybe I don’t wanna share my friends? I am an only child, and even when I was a kid, people would ask me if I would like to have siblings. My answer was always ‘NO’. I would say ‘I can’t share my parents’.

When there is a new person in my group of friends, I close myself. I build the walls which I let down for my close friends. So as long as there is a new person in my friends group, I become distant to my own friends too. How am I supposed to share things when there is a stranger around?

And of course most of the time, I end up liking ‘the strangers’ after I spend some time. And now there are some people in my life that I can’t imagine my life without. They were strangers once.

But every single time, it is a struggle. A struggle I really detest.

 

Lastly,

 

B.

Compass

There are days that you lose hope and feel down. In those days, sometimes all you need is a little dance and a happy song. Today is one of those days. And this is my happy song for today. Lovely inspirational song and nice video.

You wanna give up ’cause it’s dark
We’re really not that far apart
So let your heart, sweet heart
Be your compass when you’re lost
And you should follow it wherever it may go
When it’s all said and done
You can walk instead of run
‘Cause no matter what you’ll never be alone

 

P.S. I came across this song on Hart of Dixie. It is nice to relate sometimes.

B.